A+ -A 10.04.2015 - 10:38

Hüsameddin Yinanç Hocamızı 10.Yılında Anarken

Hüsameddin Yinanç Hocamızı 10.Yılında Anarken

Eğitim / Kültür

Hüsameddin Yinanç Hocamızı 10.Yılında Anarken


Her insan ha­ya­tı­nın ol­du­ğu gibi, özel­lik­le adı ve ese­riy­le te­ma­yüz etmiş de­ğer­li in­san­la­rın ölümü takip eden yıl­la­rı­nın da belli ka­de­me­le­ri, tabir ca­iz­se “dö­ne­meç­le­ri” var­dır. Ya­şa­yan inan­lar o dö­ne­meç­le­ri, me­se­lâ okula baş­lan­gıç günü ve yı­lı­nı, bir mes­le­ğe ge­çi­şi­ni, önem­li bir gö­re­ve ata­nış ta­ri­hi­ni ha­tır­la­dık­la­rı gibi, ölen aile bü­yük­le­ri, de­ğer­li in­san­lar, özel­lik­le top­lum­sal-mil­lî si­ma­lar da takip eden za­man­da ya her yıl, ya da belli ara­lık­lar­da anı­lır, ha­tır­la­nır­lar. Fert­le­rin kendi ha­yat­la­rın­da­ki dö­ne­meç­le­ri ha­tır­la­ma­la­rı ki­şi­sel zaman şu­uru­nun bir ge­re­ği ol­du­ğu gibi, ölen in­san­la­rın ha­tır­lan­ma­la­rı da top­lum­sal-mil­lî zaman şu­uru­nun bir ge­re­ği­dir. Ama her iki ka­te­go­ri de as­lın­da in­sa­nın za­man­lı bir var­lık, zaman ve tarih bi­lin­ci­ne sahip bir var­lık ol­ma­sın­dan kay­nak­lan­mak­ta­dır.
Şu anda ça­tı­sı al­tın­da bu­lun­du­ğu­muz li­se­nin ilk hâ­li­nin, yani “Mük­ri­min Halil Li­se­si”nin ku­ru­cu­su ve ilk mü­dü­rü Hü­sa­med­din Yi­nanç'ın ebe­di­ye­te in­ti­ka­li­nin ar­dın­dan on ko­ca­man yıl geçti. Onu her yıl aile­si, kur­du­ğu li­se­nin hal-i hazır ida­re­ci, öğ­ret­men ve öğ­ren­ci­le­ri kabri ba­şın­da anı­yor, Fa­ti­ha­lar gön­de­ri­yor­lar; biz de ba­sın­dan duyup mem­nun olu­yo­ruz. Ama on yılın ar­dın­dan bu büyük in­sa­nı, ya­pı­la­cak plan­lı-prog­ram­lı bir top­lan­tı­da müs­tes­na ki­şi­li­ği ve hiz­met­le­riy­le anmak ve an­lat­mak he­pi­miz için bir va­zi­fe olur­du. Bu va­zi­fe­mi­zi ye­ri­ne ge­tir­me­mi­ze ve­si­le ol­du­ğu için mev­cut oku­lun, yani bu­gün­kü adıy­la Mük­ri­min Halil Ana­do­lu Li­se­si'nin Mü­dü­rü Meh­met Ha­ne­fi Kurt Bey'e te­şek­kür edi­yo­ruz.
Onun ve­fa­tın ar­dın­dan Haber El­bis­tan Ga­ze­te­sin­de (15 ve 16 Nisan 2005 ta­rih­li sa­yı­la­rın­da) bir yazı yaz­mış ve şöyle de­miş­tim:
Bin dokuz yüz el­li­li yıl­la­rın son­la­rın­da “El­bis­tan Orta Okulu”na kay­do­lan ta­le­be­le­rin ilk kar­şı­laş­tık­la­rı, or­ta­dan biraz kısa boylu, tık­naz vü­cut­lu, beyaz to­par­lak yüzlü, açık alın­lı, düz­gün ve ciddi gi­yim­li, kırk yaş­la­rın­da bir insan olur­du. Çok geç­me­den bu zatın okul mü­dü­rü Hü­sa­med­din Yi­nanç'tan baş­ka­sı ol­ma­dı­ğı­nı öğ­re­nir­ler­di. Okul­la­rı­na ve yeni çev­re­le­ri­ne alış­ma sü­re­cin­de olan ta­le­be­ler, yine çok geç­me­den onun var­lı­ğı­nı daha bahçe ka­pı­sın­da ve bah­çe­de, hemen her ko­ri­dor ba­şın­da, ner­dey­se her sı­nıf­ta, lâ­bo­ra­tu­ar­da, hatta kan­tin­de dahi his­set­me­ye baş­lar­lar­dı. Bu ka­dar­la kal­maz­dı; gece si­ne­ma­ya git­miş­ler­se orada, ken­di­le­ri­ni “eka­bir” zan­ne­dip kah­ve­ye uğ­ra­mış­lar­sa orada, so­kak­tan iti­şip ka­kı­şa­rak, âdî şa­ka­lar ya­pa­rak ge­çi­yor­lar­sa orada, hatta gece gaz lâm­ba­sı­nın al­tın­da ça­lış­ma­ğa gay­ret eder­ken - ad­re­si­ni ne­re­den öğ­ren­di­ği­ni bi­le­me­dik­le­ri- bekâr ev­le­ri­nin ka­pı­sın­da bile onun­la kar­şı­la­şır­lar­dı. Kış gün­le­ri, yağ­mur­lu ve karlı El­bis­tan ge­ce­le­rin­de her­kes merak eder­di; acaba, sır­tın­da pal­to­su, bir elin­de pilli fe­ne­ri, di­ğe­rin­de bas­ton şem­si­ye­siy­le sokak sokak öğ­ren­ci takip eden bu adam kendi aslî işi ve aile­si­ne ayır­dı­ğı vak­tin dı­şın­da bu kadar fazla za­ma­nı ne­re­den bu­lu­yor­du? Bugün bu so­ru­nun ce­va­bı­nı ver­mek, dün­den daha da zor­dur. O tür­den öğ­ret­men ve mü­dür­le­rin bugün de olup ola­ma­ya­ca­ğı­nı bir an için dü­şü­nün, bunun nasıl bir aşk ve ener­ji ge­rek­tir­di­ği­ni hemen an­lar­sı­nız ve der­hal hük­mü­nü­zü ve­rir­si­niz: “Ama bu im­kân­sız!...” Ne var ki ide­alist in­san­lar, işine ve mes­le­ği­ne âşık in­san­lar, “im­kân­sız” gö­rü­len şey­le­ri hep “müm­kün” kı­lan­lar­dır. Hü­sa­med­din Yi­nanç bu an­lam­da ide­alist bir insan, mes­le­ği­ne ve işine âşık bir adam­dı.
Oku­lun derse baş­la­dı­ğı haf­ta­lar ve gün­ler, bay­rak tö­ren­le­ri ön­ce­sin­de, bazen bir saati bulan uzun nu­tuk­la­ra mu­ha­tap olur­du­nuz. O nu­tuk­lar­da akla gel­me­dik ay­rın­tı­lar­la vatan ve bay­rak sev­gi­sin­den ho­ca­la­ra ve aile bü­yük­le­ri­ne say­gı­ya, ku­ral­la­ra ita­at­ten ve di­sip­lin­den yeni gelen küçük öğ­ren­ci­le­re gös­te­ri­lecek şef­ka­te, okul­dan evi­ni­ze, yemek yeme âda­bın­dan mi­sa­fir kar­şı­la­ma­ğa, ondan so­kak­ta­ki yü­rü­yü­şü­nü­ze kadar her şeyi bu­lur­du­nuz. Düz­gün giyim ve te­miz­lik en başta gelen ko­nu­lar olur­du. Fa­kir­lik ayıp de­ğil­di, temiz ve ya­ma­lı gi­ye­bi­lir­di­niz, ama yır­tık-sö­kük, aslâ… Onu din­ler­ken, köy­den ka­sa­ba­dan yeni gel­miş ço­cuk­lar biraz merak, biraz ilgi ve ta­ac­cüp­le “bu adam ne kadar çok şey bi­li­yor, üs­te­lik biz­den ne kadar da çok şey is­ti­yor” de­mek­ten ken­di­ni ala­maz­lar­dı.
Eğer sı­nı­fı­nız­da Türk­çe öğ­ret­me­ni ol­muş­sa, onun için Türk­çe bir sevda ko­nu­su idi. Ben, Hü­sa­med­din Yi­nanç kadar he­ye­can­lı, iş­tah­lı derse giren öğ­ret­men az gör­düm di­ye­bi­li­rim. Öy­le­si­ne ener­jik ve canlı ders din­ler­di­niz ki, vak­tin nasıl geç­ti­ği belli ol­maz­dı. Yo­ru­lun­ca veya bir öğ­ren­ci­ye îma yollu ta­kıl­mak is­te­yin­ce “Haydi Abbas, vakit tamam ; bas kır­ba­cı si­hir­li sec­ca­de­ye !” diye baş­la­yan nefis şi­ir­ler­le, veya dü­pe­düz ez­be­re oku­ma­ğa baş­la­dı­ğı Ça­lı­ku­şu'ndan pa­saj­lar­la kendi yor­gun­lu­ğu­nu da bizim re­ha­ve­ti­mi­zi de da­ğı­tır, yine ayni şevk­le derse devam eder­dik. (Son­ra­dan öğ­re­ne­ce­ğiz ki Yi­nanç'lar aile­sin­de hâ­fı­za, müs­tes­na bir Allah ver­gi­si­dir.) Dil bil­gi­si­ne ve im­lâ­ya da onun kadar önem veren öğ­ret­men az bu­lur­du­nuz. Ondan öğ­ren­di­ği­niz temel dil bil­gi­si, size ner­dey­se bütün öğ­re­nim ha­ya­tı­nız bo­yun­ca ye­ter­di. Çoğu zaman oku­du­ğu ya­zı­lı kâ­ğıt­la­rı­nı da­ğı­tır, üze­ri­ni kır­mı­zı ka­lem­le çiz­di­ği ha­ta­la­rı­nı­zı gör­me­ni­zi sağ­lar­dı. Eksik ve ha­ta­la­ra karşı baş­lan­gıç­ta bir nebze hoş gö­rü­lü dav­ran­sa da tek­ra­rı­na asla ta­ham­mül ede­mez­di. “Dik­kat” ve “ti­tiz­lik” kav­ram­la­rı, onun hayat fel­se­fe­si­nin öze­tiy­di, de­ni­le­bi­lir.
Bizim El­bis­tan Orta Okulu'na baş­la­dı­ğı­mız el­li­li yıl­la­rın so­nu­na doğru, mev­cut bi­na­ya dikey va­zi­yet­te ve onun­la L teş­kil edecek şe­kil­de uza­nan bir yeni bina in­şa­atı vardı. Meğer Hü­sa­med­din Hoca halka kur­dur­du­ğu der­nek ma­ri­fe­tiy­le (1956'dan iti­ba­ren) 18 ders­lik­li bir “El­bis­tan Li­se­si” in­şa­atı­na baş­lat­mış­tı. (Sonra öğ­re­ne­ce­ğiz ki, Ba­kan­lık'tan da 50 Bin TL'lik bir des­tek al­mış­tır.) O yıl­lar­da böy­le­si te­şeb­büs­ler henüz Tür­ki­ye'de yay­gın de­ğil­di. El­bis­tan mer­ke­zi, bu­gün­kü gibi yüz bin değil, o zaman on bin nü­fu­sun al­tın­da ta­ri­hi bir il­çey­di; fakat yüzü aşkın köyü, bir­kaç na­hi­ye­si, 30 km. ötede Afşin, 50 km ötede Gök­sün ilçe mer­kez ve köy­le­riy­le bir­lik­te; üs­te­lik Ma­lat­ya iline bağlı ol­du­ğu halde El­bis­tan'la yoğun iliş­ki hâ­lin­de olan Da­ren­de'yi de ka­tar­sa­nız, büyük bir nü­fu­sa bâliğ olu­yor­du. Ve bütün bu çev­re­nin ço­cuk­la­rı çevre il­ler­de­ki li­se­le­re da­ğı­lı­yor­lar­dı. Me­se­lâ, Maraş'tan bir ötede olan Ga­zi­an­tep li­se­sin­de bile her yıl en az 15-20 ci­va­rın­da sırf El­bis­tan­lı öğ­ren­ci bu­lu­nur­du. Var­lık­lı olan­lar ora­lar­da oku­yor, fakir aile ço­cuk­la­rı ise or­ta­okul­dan sonra oku­ya­mı­yor­lar­dı. Hoca'ya göre El­bis­tan'a lise açmak şart­tı. Ma­dem­ki okul bi­na­sı­nı tek ba­şı­na Ba­kan­lık yap­tı­ra­mı­yor­du, o hâlde eği­ti­min bi­lin­cin­de olan halk yap­tır­ma­lıy­dı. Hoca'ya göre El­bis­tan ço­cuk­la­rı başka yer­le­rin­kin­den çok daha zekî idi - buna dair il­ginç anek­dot­lar da an­la­tır­dı. Lâfı uzat­ma­ya­lım; söz ko­nu­su lise in­şa­atı için iki veya üç yıl (sonra öğ­re­ne­ce­ğiz ki as­lın­da 5 yıl) bo­yun­ca yap­tı­ğı ça­lış­ma başlı ba­şı­na bir konu: Halk­la kur­du­ğu yoğun iliş­ki so­nu­cu dük­kân dük­kân elde mak­buz ge­zi­le­rek elde edi­len nakdî te­ber­ru­nun ya­nın­da, köy­le­re kadar biz­zat gidip elde edi­len aynî yar­dım­lar; me­se­lâ köy hal­kı­na li­se­nin öne­mi­ne dair yap­tı­ğı ko­nuş­ma­la­rın ar­dın­dan mev­si­mi­ne göre temin et­ti­ği rö­mork­lar do­lu­su ta­hıl­lar, köy­lü­ye “pan­car pa­ra­sı” da­ğı­tı­lır­ken ton ba­şı­na ayırt­tı­ğı pay­lar, daha ak­lı­nı­za gel­me­dik yol ve yön­tem­ler, an­lat­mak­la bit­mez. Fab­ri­ka­la­rın, büyük şir­ket­le­rin, hol­ding­le­rin sa­yı­sız hale gel­di­ği bugün böyle bir okulu bir aile şir­ke­ti bile (hem de iki mev­sim­de) yap­tı­ra­bi­li­yor; fakat es­na­fın ve köy­lü­nün kuruş kuruş ka­zan­dı­ğı ve her il­çe­de bir­kaç emlâk zen­gi­ni dı­şın­da zen­gin de­ni­lecek ada­mın bu­lun­ma­dı­ğı o de­vir­ler­de böyle bir işi yap­ma­nın zor­lu­ğu daha iyi an­la­şı­lır, sa­nı­rım. Bu an­lam­da, Hü­sa­med­din Yi­nanç'ın eği­ti­me şah­sen ver­di­ği önemi eğer top­ye­kûn Tür­ki­ye de verse ve bunu bil­fi­il idrak etse idi, bugün asla bu­lun­du­ğu­muz - ve be­ğen­me­di­ği­miz - yerde ol­maz­dık. Onun için eği­tim âdeta bir tutku idi. Bir il­çe­de lise kur­mak veya açmak, sanki bu­gün­kü üni­ver­si­te aç­mak­tan daha önem­li idi. Çünkü ona göre ka­ran­lık­la­rın ay­dın­lan­ma­sı ka­fa­da baş­lar­dı ve lise se­vi­ye­sin­de okul açmak bunun ça­re­le­rin­den bi­riy­di. O fakir halka git­me­si­ni bi­lir­se­niz size ne­le­ri­ni ver­mez­di ki!…Ve ina­nıl­maz ama bütün des­tek çı­kan­la­ra rağ­men Hoca sanki bu işi tek ba­şı­na ba­şar­mış­tı.
Şimdi işin başka bir faslı gel­mek­te: Yıl 1961, dişin tır­nak, o günkü şart­lar­da büyük fe­dâ­kâr­lık­lar pa­ha­sı­na bi­na­yı ta­mam­la­dı­nız, ama Ba­kan­lık'ın El­bis­tan'a lise açma prog­ra­mı henüz yoktu. Eği­tim ta­rih­çi­le­ri için il­ginç bir araş­tır­ma ko­nu­su: O günkü şart­lar­da bu kadar nüfus ağır­lı­ğı­na sahip ve bi­na­sı­nı biz­zat hal­kın yap­tır­dı­ğı bir ilçe mer­ke­zi­ne lise aç­ma­mak için acaba hangi makûl(!) ge­rek­çe­ler ileri sü­rü­le­bi­lir­di?... Bi­na­sı vardı (üs­te­lik bir kısım fi­nans­ma­nı da Ba­kan­lı­ğın ken­di­si kar­şı­la­mış­tı), temel ders­ler­den hemen her bran­şın bir­kaç öğ­ret­me­ni –or­ta­okul­da- ha­zır­dı ve bir­kaç öğ­ret­men tak­vi­ye­si kâfi ge­le­cek­ti; ama “El­bis­tan'a lise açı­la­maz­dı.” Niçin? Çünkü prog­ra­ma al­ma­mış­lar­dı. Alın size en makûl ge­rek­çe!...Hü­sa­med­din Hoca'nın en­gel­le­ri aşmak için An­ka­ra'yı tozlu yol et­me­si para et­me­yin­ce, ge­ri­ye o günkü şart­lar­da Ana­do­lu'daki bir ilçe için pek akla gel­me­yen ve ce­sa­ret is­te­yecek tek bir çare ka­lı­yor­du: Özel lise açmak. Ga­ze­te­le­re ve­ri­len ilân­lar­la temel branş­lar­dan ni­te­lik­li öğ­ret­men­ler de bu­lun­mak su­re­tiy­le 1961 yı­lın­da “Özel El­bis­tan Li­se­si” açı­lır. Her yıl­so­nun­da, Ba­kan­lık nez­din­de resmi li­se­ler­le denk­li­ği de onay­la­tı­la­rak ya­pı­lan iş­let­me mas­raf­la­rı­nın da bir kısmı yine El­bis­tan halkı ve Lise Yap­tır­ma ve Ya­şat­ma Der­ne­ği ta­ra­fın­dan fi­nan­se edi­lir. Bütün bun­lar için de Hü­sa­med­din Hoca'nın fe­da­kâr­lık­la­rı say­mak­la bit­mez. Ancak iki öğ­re­tim yılı sonra özel lise resmî prog­ra­ma alı­na­bi­lir. Halk li­se­ye “Hü­sa­med­din Yi­nanç” adı­nın ve­ril­me­si­ni is­te­se de Hoca (Ba­kan­lık­ta mev­cut olan ve Mük­ri­min Halil Yi­na­naç'ın ta­le­be­si bu­lu­nan bazı bü­rok­rat­la­rın da des­te­ğiy­le Millî Eği­tim'e ünlü Orta Çağ Or­di­nar­yüs Pro­fe­sö­rü Mük­ri­min Halil Yi­nanç'ın adını tek­lif eder. Böy­le­ce 1963 yı­lın­da “El­bis­tan Mük­ri­min Halil Li­se­si” ku­ru­lur. (Mük­ri­min Halil mer­hum – El­bis­tan 1900 - İstan­bul 1961- Hü­sa­med­din Yi­nanç'ın ayni za­man­da ha­la­sı­nın oğ­lu­dur.) Ho­ca­mız, 1956 yı­lın­dan baş­la­ya­rak -1966-1969 yıl­la­rı ara­sın­da Millî Eği­tim Ba­kan­lı­ğı'ndaki üç yıl­lık şube mü­dür­lü­ğü dı­şın­da - önce El­bis­tan Or­ta­oku­lu, sonra da Lise mü­dür­lü­ğü­nü 1971 yı­lı­na kadar yü­rü­tür. Oku­luy­la öz­deş­leş­miş bir in­san­dır ve onun ağ­zın­dan “oku­lum !” veya “benim oku­lum !”, (veya Mük­ri­min Halil'im) sö­zü­nü sık sık du­yar­dı­nız.
Ne var ki devir de­ğiş­miş, de­vir­le bir­lik­te öl­çü­ler de de­ğiş­miş, 1970'li yıl­la­rın ba­şın­dan iti­ba­ren eği­ti­me –ma­ale­sef- ide­olo­ji bu­laş­mış­tır. Ho­ca­lar ve ta­le­be­ler li­ya­ka­te göre değil, kimin hangi ide­olo­ji­den yana ol­du­ğu­na göre saf tut­muş­lar­dır. Hoca bu dev­rin şart­la­rı­na ta­ham­mül ede­mez­di; ni­te­kim ede­me­di ve 1971 yılı öğ­re­tim yılı so­nun­da , “bı­ça­ğı her zaman ol­du­ğu gibi yine kendi bal­dı­rı­ma sap­la­ma­yı ter­cih edi­yo­rum!” di­ye­rek okul mü­dür­lü­ğün­den is­ti­fa etti. Kendi kur­du­ğu okul­da­ki tah­ri­ba­ta içi ya­na­rak, zaman zaman ağ­la­ya­rak sade bir öğ­ret­men sı­fa­tıy­la ça­lış­ma­ğa devam etti. Mü­dür­ler gel­di-git­ti ve has­bel­ka­der o kötü dö­nem­ler­de biz de orada bir nebze yö­ne­ti­ci­lik yap­tık (1975-1978 arası). Mü­dür­ler kim olur­sa olsun, iyi bir iş ya­par­lar­sa des­tek olur, yan­lış ya­par­lar­sa iğ­ne­le­yi­ci bir dille on­la­rı eleş­tir­mek­ten çe­kin­mez­di. Ken­di­si­ne say­gı­da kusur et­me­me­ye ça­lış­tı­ğı­mız­dan ve eski ta­le­be­le­rin­den ol­ma­mız ha­se­biy­le, belki de en çok bize des­tek ol­muş­tur.
Bizim ça­lış­tı­ğı­mız yıl­lar ve daha sonra da Hü­sa­med­din Yi­nanç'ın ilçe eği­ti­mi ve kal­kın­ma­sı­na hiz­met­le­ri devam et­miş­tir. O dö­ne­min bir­çok olum­suz­luk­la­rı­na rağ­men iyi bir ta­ra­fı, Tür­ki­ye'de mes­lek okul­la­rı­nın yay­gın­laş­ma­sı teş­vik edi­lir­di. Bu fır­sa­tı de­ğer­len­dir­mek için şe­hir­de eği­tim yö­ne­ti­ci­le­ri ola­rak bir te­şeb­bü­se gi­riş­tik: Biz­ler, yani Mük­ri­min Halil Li­se­si mü­dü­rü (ben­de­niz), İlköğ­re­tim mü­dü­rü (Ab­dul­lah Ba­ba­oğ­lu) ve Gazi Mus­ta­fa Kemal Orta Okulu mü­dü­rü (Tahir Akat) bir araya gelip tec­rü­be­si ve say­gın­lı­ğı ile he­pi­mi­ze yol gös­te­recek Hü­sa­med­din Yi­nanç Ho­ca­mı­zı da ara­mı­za ala­rak dört ki­şi­lik bir ko­mi­te oluş­tur­duk; böy­le­ce El­bis­tan'da mes­lek okul­la­rı­nın açı­lış ha­zır­lık­la­rı­nı baş­lat­tık. Tür­ki­ye Kömür İşlet­me­le­ri­nin Af­şin- El­bis­tan Ter­mik sant­ral­le­ri­nin in­şa­atı­nı baş­lat­ma­sıy­la bir­lik­te o yıl­lar daha hızlı bü­yü­mek­te ve ge­liş­mek­te (özel­lik­le göç al­ma­ka­ta) olan El­bis­tan ve kuzey il­çe­le­ri­nin hiç bi­rin­de henüz bir tek mes­lek li­se­si yoktu. Karar ver­miş­tik, El­bis­tan'a bir değil dört tane mes­lek li­se­si aç­tır­ma­lıy­dık: Kız Mes­lek, En­düst­ri Mes­lek, Ti­ca­ret ve İmam-Ha­tip Mes­lek Li­se­le­ri. Milli Eği­tim'le ya­zış­ma­lar, Ha­zi­ne'den arsa ak­tar­ma­la­rı, özel şa­hıs­lar­dan hibe veya ucuz arsa va­at­le­ri, ra­por­lar, tu­ta­nak­lar, bu okul­la­rın genel mü­dür­le­ri­ni El­bis­tan'a dâ­vet­ler - ki bun­lar­dan za­ma­nın Ti­ca­ret ve Tu­rizm Öğ­re­ti­mi Genel Mü­dü­rü Necip Demir il­çe­ye kadar gel­miş­tir - so­nun­da umul­ma­dık şe­kil­de 1976-1977 öğ­re­tim yıl­la­rın­da üç mes­lek li­se­si bir­den ge­çi­ci bi­na­lar­da açıl­dı: Ata­türk İlko­ku­lu bi­na­sı­nın bir kıs­mın­da Kız Mes­lek (ilk mü­di­re­si Lâ­le­han Kaya), Pı­nar­ba­şı İlko­ku­lu bün­ye­sin­de Ti­ca­ret Mes­lek (ilk mü­dü­rü Fuat Ya­kut-mer­hum-) ve Eski Ga­zi­pa­şa İlko­ku­lu bi­na­sın­da da İmam – Hatip Mes­lek Li­se­si (ilk mü­dü­rü Sırrı Yi­nanç- mer­hum-)… Yıl­lar süren ça­lış­ma­la­rın aka­bin­de bütün bu okul­lar pırıl pırıl bi­na­la­rı­na ka­vuş­tu­lar, 1980'lerin ba­şın­da bun­la­ra En­düst­ri Mes­lek Li­se­si de ka­tıl­dı. Yine iti­raf et­me­li­yiz ki, bu ça­lış­ma­la­rın belli bir nok­ta­sın­dan sonra ko­mi­te­de­ki üye­ler ola­rak her bi­ri­miz çe­şit­li se­bep­ler­den bir yer­le­re sav­ru­lur­ken en müs­te­ka­rı­mız ve azim­li­miz ol­mak­la Hü­sa­med­din Yi­nanç Hoca, işi so­nu­na kadar gö­tür­müş ve he­pi­miz­den çok pay ve emek sa­hi­bi ol­muş­tur. Yu­kar­da işa­ret et­ti­ği­miz gibi, eği­tim kal­kın­ma­sın­da­ki pa­yıy­la da kal­ma­mış­tır; onun, sek­sen­li yıl­lar­da il­çe­ye bir şeker fab­ri­ka­sı ku­rul­ma­sı ça­ba­la­rı­nın da bil­fi­il için­de, zaman zaman da ba­şın­da bu­lun­du­ğu her­ke­sin ma­lû­mu­dur.
Hü­sa­med­din Yi­nanç, ben­de­ni­zin yö­ne­ti­ci­lik yap­tı­ğım sı­ra­da, iki yıl da bi­zim­le bir­lik­te ça­lış­tık­tan sonra, 1977'de mes­le­ği­nin otu­zun­cu yı­lın­da, An­tal­ya'dan Tun­ce­li'ye, ora­dan Maraş'a uza­nan eği­tim hiz­me­ti­ne nokta koy­mak is­te­miş, emek­li­ye ay­rıl­mış­tır. Emek­li­li­ği mü­na­se­be­tiy­le Türk eği­ti­mi­ne ve has­se­ten Oku­lu­mu­za yap­tı­ğı hiz­met­ler­den do­la­yı şük­ran ya­zı­sı­nı kendi el­le­rim­le yaz­mak nasip ol­du­ğu için mut­lu­yum - somut ola­rak neler yaz­dı­ğı­mı şimdi merak edi­yo­rum. Ama onun öğ­ret­men­lik aşkı din­me­miş, emek­li­lik aka­bin­de bir müd­det kış­la­rı otur­du­ğu Kah­ra­man­ma­raş mer­kez­de (li­se­de) iki-üç yıl daha ede­bi­yat ders­le­ri­ne gir­miş, öğ­ren­ci ve hatta genç öğ­ret­men­le­ri ayni şevk ve he­ye­can­la ay­dın­lat­ma­ğa devam et­miş­tir. Keza El­bis­tan'ın Sesi Ga­ze­te­si'nde yıl­lar yılı “Bir Dokun” adlı kö­şe­sin­de de in­sa­nı­mı­zın, El­bis­tan'ımı­zın ek­sik­le­ri­ni, ih­ti­yaç­la­rı­nı, yer yer der­be­der­lik­le­ri­mi­zi, eği­tim­den şe­hir­ci­li­ğe ve sos­yal me­se­le­le­re kadar prob­lem­le­ri­mi­zi yaz­mış ve yet­ki­li-yet­ki­siz her­ke­si uyar­ma­ğa ça­lış­mış­tır. O ya­zı­lar son yir­mi-otuz yı­lıy­la biraz da El­bis­tan'ın pa­no­ra­mik âyi­ne­si gi­bi­dir. Bir tas­nif edi­lip ele alın­sa acaba neler çı­ka­cak, me­ra­ka değer!..(Bir seçme ya­pı­lıp ya­yım­lat­mak bile müm­kün.) 
Hü­sa­med­din Hoca'mızla en son 1998 ba­ha­rın­da evin­de gö­rüş­müş­tük. Der­gâh Ya­yın­la­rın­dan Ezel Er­ver­di ve Fatih Gök­dağ Bey­ler, bir Rahmi Eray ki­ta­bı ya­yım­la­mak pro­je­siy­le El­bis­tan'ı da gör­mek ve bu de­ğer­li in­sa­nın genç­li­ği­ni ya­şa­dı­ğı ha­va­yı “te­nef­füs ede­bil­mek için” İstan­bul'dan gel­dik­le­rin­de, Mük­ri­min Halil Yi­nanç'tan da söz açıl­dı, o mü­na­se­bet­le ran­de­vu alıp hep bir­lik­te onun ya­kın­la­rın­dan Hü­sa­med­din Bey'i de evin­de zi­ya­ret ettik. (El­bis­tan­lı Rahmi Eray ki­ta­bı daha sonra çıktı: Der­gâh ya­yın­la­rı, 2000, İstan­bul. - Bize göre oku­muş her El­bis­tan­lı'nın ki­tap­lı­ğın­da ol­ma­sı ge­re­ken bir kitap ve if­ti­har et­me­si ge­re­ken bir insan!) Güzel bir soh­bet oldu; Hü­sa­med­din Bey on­la­ra ha­la­sı­nın oğlu Mük­ri­min Halil Bey'i ve onun müs­tes­na hâ­fı­za­sı­nı anek­dot­lar­la an­lat­tı. Ya­yın­cı ar­ka­daş­la­rı­mız ken­di­le­ri­ni, Nu­ret­tin Topçu rah­met­li ve “Ana­do­lu­cu Mil­li­yet­çi­lik Ha­re­ke­ti” do­la­yı­sıy­le bir ba­kı­ma üçün­cü ku­şak­tan Mük­ri­min Halil Hoca'nın da ca­mi­asın­dan sa­yıl­dık­la­rı için böy­le­si bir ya­kı­nıy­la ta­nış­mak­tan büyük sürûr duy­du­lar. Hoca da çok mem­nun oldu; biz de bu ve­si­ley­le has­ret gi­der­dik. Orada bir Mük­ri­min Halil mo­nog­ra­fi­si ha­zır­lan­sa çok isa­bet­li ola­ca­ğı ko­nu­şul­du. Ben, vak­tiy­le rah­met­li Prof. Dr. Faruk Sümer'le olan ko­nuş­ma­mı­zı nak­let­tim: Bir 12 Şubat Kur­tu­luş Sem­poz­yu­mu için Maraş'a gel­di­ğin­de Sümer Hoca di­yor­du ki, “Mük­ri­min Halil, ilmi nis­be­tin­de yaz­ma­dı; bir­kaç An­sik­lo­pe­di mad­de­si ve bir-iki ki­ta­bı dı­şın­da açık­ça­sı bil­gi­si­ni ken­di­siy­le bir­lik­te me­za­ra gö­tür­dü; geniş il­mi­ni sade soh­bet­ler­de kul­la­nır­dı, di­yen­ler ya­nı­lı­yor­lar; ben onun ta­le­be­si­yim ve göz­le­rim­le gör­düm, ha­cim­li eser­ler ha­lin­de her şeyi yazdı. Ama onu ya­yım­la­ya­cak ça­lış­ma lâzım. Bu da onun vâ­ris­le­ri­ne düşer; bil­has­sa da hem ta­rih­çi ol­du­ğu hem de kü­tüp­hâ­ne­si­nin mi­ras­çı­sı ol­du­ğu için mâ­ne­vî ev­lâ­dı Prof. Dr. Re'fet Yi­nanç'a düşer.” Biz bu ko­nuş­ma­dan bir yıl sonra gö­rüş­tü­ğü­müz Re'fet Bey'e ko­nu­yu açtık, Sümer Hoca'nın söz­le­ri­ni ilet­tik, “evet, doğ­ru­dur ve ben ha­zır­lık için­de­yim, in­şal­lah ya­yın­la­ya­ca­ğız.” dedi. O soh­bet günü bu ko­nuş­ma­la­rın üs­tün­den on yıl­dan fazla zaman geç­miş­ti; şimdi yirmi yıla yakın oldu; acaba söz ko­nu­su eser­ler ya­yım­lan­mak üzere midir? El­bis­tan­lı hem­şeh­ri­ler ve ta­rih­çi­ler câ­mi­ası bun­lar­dan ne kadar ha­ber­dar? Yine me­ra­ka değer? (Geçen zaman için­de ne mutlu ki, önce Prof. Re'fet Yi­nanç onun eser­le­ri­ni İbn Bibî te­cü­me­sin­den baş­la­ya­rak gün yü­zü­ne çı­kar­dı, sonra da Mük­ri­min Halil Bey'in 50. Vefat Yılı Mü­na­se­be­tiy­le TTK'nun al­dı­ğı ka­rar­la ve yine Re'fet Bey'in dah­liy­le bütün eser­le­ri­nin ya­yı­mı­nı baş­lat­tı.
Bu ya­zı­yı iki anek­dot ve bir hâ­ti­me ile bağ­la­ya­lım: 
Bi­rin­ci­si ben­de­niz­le il­gi­li: Yıl 1962, Eylül ayı; o yaz El­bis­tan Or­ta­oku­lu'nu bi­tir­mi­şim; fakat il­çe­de ikin­ci se­ne­si­ne giren ve Hü­sa­med­din Bey'in açmak için ne mü­ca­de­le ver­di­ği­ni an­lat­tı­ğı­mız Özel El­bis­tan Li­se­si'ne kay­dol­mak ye­ri­ne, Ga­zi­an­tep Li­se­si'nde oku­ma­yı ka­fa­ma koy­mu­şum. (Çünkü o zaman Hukuk'u bi­ti­ren dayım Ab­dül­ka­dir Bay­kal da - sonra Cum­hu­ri­yet sav­cı­sı ol­du-mer­hum - vak­tiy­le Ga­zi­an­tep'te oku­muş­tu ve beni de o yıl­lar - çok ba­şa­rı­lı bir lise diye ta­nın­dı­ğı için - oraya teş­vik edi­yor­du. Dip­lo­ma­mı al­ma­ğa var­dı­ğım­da okul­da Hü­sa­med­din Bey ve iki me­mur­dan başka kimse yoktu. Ha­li­mi ar­ze­dip -ço­cuk ak­lım­la - üs­te­lik Antep'te pa­ra­lı ya­tı­lı oku­ya­ca­ğı­mı söy­le­mek gaf­le­tin­de bu­lu­nun­ca Hoca'nın beti benzi attı, hiç bek­le­me­di­ğim bir tep­ki­de bu­lun­du. Dip­lo­ma­mı verdi ama şimdi iyi ha­tır­la­ma­dı­ğım öf­ke­li bir­kaç söz sarf etti. Oysa biz­le­ri se­ver­di, çünkü oku­lun iyi ta­le­be­le­rin­den idik. Şa­şır­dım, hiç­bir şey söy­le­ye­me­dim. Tabii, çok da üzül­düm, hatta aley­hi­ne kız­dı­ğı­mı iti­raf et­me­li­yim. Ne var ki sonra onun so­rum­lu­luk­la­rı­na ben­zer so­rum­lu­luk­la­rı yük­le­nip o okulu açmak için yap­tı­ğı fe­da­kâr­lık­la­rı öğ­re­nin­ce, Hoca'yı mazur gör­düm.
İkinci anek­dot, or­ta­okul­dan beri ar­ka­da­şım M. Emin Onat (şimdi emek­li kimya pro­fe­sö­rü ve bu pa­ne­lin ko­nuş­ma­cı­sı) ile il­gi­li: Orta okul son sı­nıf­ta­yız ve Türk­çe ile bir­lik­te Kom­po­zis­yon ders­le­ri­mi­ze de gelen Hü­sa­med­din Bey he­pi­miz­den bir ödev is­te­di: İlçe­nin acı su­yuy­la meş­hur olan ve yazın dolup taşan Eki­nö­zü (Celâ) İçme­ce­le­riy­le il­gi­li her bi­ri­miz bir kom­po­zis­yon ya­za­cak­tık. He­pi­miz yazıp tes­lim ettik. Bir hafta sonra ödev­le­ri­mi­zi oku­muş ola­rak geldi ve ha­ta­la­rı­mı­zı gör­me­miz için kâ­ğıt­la­rı­mı­zı da­ğıt­tı. İşin il­ginç ta­ra­fı ken­di­si de ayni ko­nu­da “örnek” bir kom­po­zis­yon ha­zır­la­mış­tı. Önce ken­di­si­nin­ki­ni okudu; sa­nı­rım yö­re­nin gü­zel­lik­le­ri­ni ve tu­ris­tik- ti­ca­rî po­tan­si­ye­li­ni vur­gu­la­yan – şimdi an­la­dı­ğı­ma göre ras­yo­nel çer­çe­ve­de ya­zıl­mış - düz­gün bir kom­po­zis­yon idi. Sonra da en iyi­le­rin­den bir ka­çı­nı okut­tu. Sınıf ar­ka­da­şı­mız M. Emin Onat'ınki, - yö­re­nin hem maddî po­tan­si­ye­li­ne vurgu yap­ma­sı hem de ço­cuk­su bir li­rizm­le gü­zel­lik­le­ri­ni an­lat­ma­sı ci­he­tiy­le - hâ­ri­ka ol­muş­tu. Bize döndü dedi ki, “gö­rü­yor­su­nuz ço­cuk­lar, Emin Onat ar­ka­da­şı­nı­zın kom­po­zis­yo­nu he­pi­mi­zin­kin­den, yani be­nim­kin­den de güzel olmuş, teb­rik edi­yo­rum!.” O zaman Hoca'nın ken­di­siy­le bir (or­ta­okul) ta­le­be­si ara­sın­da or­ta­ya koy­du­ğu hak­şi­nas mu­ka­ye­se ve ob­jek­tif tak­di­ri, şah­sen benim fev­ka­lâ­de dik­ka­ti­ni çek­miş­ti. Sa­nı­rım, çok örnek bir dav­ra­nış ola­rak ha­tır­lan­ma­ğa değer.
Ve hâ­ti­me: 
Hü­sa­med­din Ho­ca­mı­zın son gün­ler­de hasta ol­du­ğu­nu duy­muş, bir ay kadar önce eski ta­le­be­le­ri ola­rak M. Emin Onat ar­ka­da­şım­la bir­lik­te, bir ara Maraş'tan El­bis­tan'a gidip zi­ya­ret ede­lim, elini öpe­lim diye ko­nuş­muş­tuk. Kıs­met de­ğil­miş. Ve­fa­tın­dan iki gün sonra ha­ber­dar olduk ve böy­le­ce ta­bu­tu­nun ucun­dan tut­mak bile nasip ol­ma­dı. 
Kim­ler ölü, kim ya­şı­yor?... Or­ta­da çev­re­si için, in­san­lık için de­ğer­li bir hiz­me­ti ve eseri ol­ma­yan­lar, ya­şa­sa­lar bile - bir ba­kı­ma – ölü­ler gi­bi­dir. Ama hiz­me­ti ve eser­le­riy­le anı­lan­lar yok mu, işte onlar ölmüş ol­sa­lar bile ya­şa­ma­ğa devam eden­ler­dir. Büyük fi­lo­zo­fu­muz Fâ­râ­bî ile çağ­daş İslâm dü­şü­nü­rü Mu­ham­med İkbal, belki de bu yüz­den “sa­de­ce bir kısım in­san­lar”ın ölüm­süz ola­bi­le­ce­ği­ne ina­nı­yor­lar­dı. Mu­hak­kak ki, Hü­sa­med­din Yi­nanç ve ben­zer­le­ri, kendi öl­çek­le­rin­de or­ta­ya koy­duk­la­rı büyük hiz­met ve eser­le­riy­le anıl­ma­ğa, yani ya­şa­ma­ğa devam ede­cek­ler­dir. Ne mutlu on­la­ra!...
Allah Hü­sa­med­din Yi­nanç Hoca'mıza rah­met ey­le­sin!...Aile­si ve ta­le­be­le­ri­nin, se­ven­le­ri­nin başı sağ olsun!...
Evet, 10 yıl önce böyle de­mi­şiz. On yıl sonra, bu duygu ve dü­şün­ce­le­ri­miz­de bir de­ği­şik­lik ol­ma­dı. Hatta, ona ve onun gibi de­ğer­li in­san­la­ra has­re­ti­miz daha da arttı.
Öy­ley­se bu has­re­ti­mi­zi din­dir­mek, onu unut­ma­dı­ğı­mı­zı gös­ter­mek için bir şey­ler yap­ma­mız ge­re­ki­yor. Ne gibi, der­se­niz; en azın­dan onun adını ya­şa­ta­cak bir ku­ru­ma adını ver­mek­le baş­la­ya­bi­li­riz. Bu bir eği­tim ku­ru­mu, bir lise olur­sa daha da çok ya­kı­şır, âlâsı olur.
Bu top­lan­tı­ya ka­tı­lan say­gı­de­ğer yet­ki­li­le­rin ve de­ğer­li hâ­zi­rû­nun önün­de arz edi­yor ve bek­li­yo­ruz.
Biz­le­rin ho­ca­sı, ama bütün bir El­bis­tan için bir değer olan bu in­sa­na 10 yılın ar­dın­dan rah­met­ler niyaz eder­ken, he­pi­ni­ze say­gı­lar ve sev­gi­le­ri­mi su­nu­yo­rum.

1504 Okuma

YORUM EKLE Haber Yorumları ( 0 Adet)

Bu Habere Yorum Yapılmamış.
İlk Yorumu Siz Yapmak İster misiniz?

Eğitim / Kültür - Diğer Haberler

Birûnî Üniversitesi

Birûnî Üniversitesi

2 Eylül 2015 Çarşamba Saat: 13:26